

///Yaşamın içinden karşılaşmak ve olmasını hiç istemediğimiz bu olaylardan birini anlatan hikayemi fazla irdelemek istemedim. Buna hislerim müsade edemedi. Okuyucunun hayal gücü ve duyarlılığına güveniyorum.///
Henüz on yedisine
yeni girmişti güzel Rüveyda. Orta Anadolu’nun küçük bir kasabasında mutlu mesut
ailesi ile birlikte yaşarken nereden bilirdi ki hayallerinin bu denli canice
ırzına geçileceğini.
Keşfedilmemiş
bir çiçekti. Güzelliği ve ahlakıyla yaşıtları arasında hemen göz doldurur
çabucak fark edilirdi. Üstelik derslerinde de üstün başarı gösteren bir
öğrenciydi. Tarih öğretmeni Halil Bey bir gün;
‘ Rüveyda
sen çok başarılı bir öğrencisin. Tarih dersine olan düşkünlüğün ise gözümden
kaçmıyor. Dilerim ileride çok iyi bir tarih öğretmeni olursun’ dediğinde
Rüveyda şaşırmamış ve öğretmenine kendinden emin bir yüz ifadesi ile şunları
söylemişti. ‘Öğretmenim hissettiklerinizde yanılmadınız. Ben tarih öğretmeni
olmak istiyorum.’
Oysa kim derdi ki bu keşfedilmemiş çiçeğin İstanbul’un tarih kokan semtlerinin en ücra köşesinde iblis ile köşe kapmaca oynayacağını.
Karnesini almasına bir hafta kala Rüveyda annesi ile avluda kuruyan çamaşırları toplarken heyecandan yerinde duramıyor gireceği üniversite sınavını düşünüyordu. Kendinden iki yaş küçük olan erkek kardeşi Salih de babası ile avlunun yan duvarının önündeki asmaları suluyordu. Ablasının bu heyecanı gözünden kaçmamıştı Salih’in. ‘Abla ne bu heyecanın çamaşırlar kanatlanıp uçmuyor ya acelen ne?’ ‘Sınava çok az kaldı Salih bir an evvel işimi bitirip ders çalışmalıyım.’ dedi. Rüveyda annesine yardım ettikten sonra ders çalışmaya koyuldu. Artık son tekrarlarını da yaptıktan sonra sınava girmeye hazırdı. Kitaplarından birinin arka mahallede oturan sınıf arkadaşı Zeynep’te olduğunu fark eden Rüveyda annesinden izin istedi. Annesi de; ‘Kızım neredeyse akşam olacak bugünlük başka kitaplarına çalış yarın sabah gidersin’ dedi. Rüveyda; ‘ Anneciğim ama Zeynep’e ödünç verdiğim kitap eski sınavlarda çıkmış soruların kitabı. Buge ce geç saate kadar test çözmem gerek. Hemen gider gelirim.’ Dedi. Koşar adım kitabını almaya giderken tam da Zeynep’lerin evine yaklaşmıştı ki yabancı bir arabanın önüne atlamasıyla aniden durakladı. ‘Neredeyse çarpacaktınız. Biraz daha dikkatli sürsenize şu mereti.’ Diye söylendi. Fakat neler olduğunu anlayamadan arabadan inen iki kişi Rüveyda’nın ağzını bir pamukla kapayıp oracıkta bayıltmışlardı. Akşamüstü olduğu için etrafta pek fazla kimse yoktu. Karşı binadan ve sokaktan olayı görenler müdahale edemeden zavallı Rüveyda arabaya karga tulumba bindirilip oradan uzaklaştırılmıştı bile. Arabanın plakasını bile alamayan mahalle sakinleri panikle hemen ailesine ve polise haber verse de aradan geçen bu zaman diliminde Rüveyda tanımadığı kişilerin arabasında çoktan sırra kadem basmıştı.
Deliye dönen ailesi feryat figan kızlarını arasalar da bulamışlardı. Tüm çabalara ve araştırmalara rağmen Rüveyda’ya bir türlü ulaşamıyorlardı. Bu olaya benzer sahneleri filmlerden ve televizyonlardan izleyen ailesi perperişan şaşkınlık ve üzüntü içinde günlerce karakoldan gelecek müjdeli bir haber beklediler fakat o haber bir türlü gelmedi. Artık Rüveyda’da yüzlerce kayıptan biriydi. Olayın üstünden üç hafta geçmiş üniversite sınavı çoktan olmuştu. Rüveyda artık açık arttırmayla satılan bir eşya gibi çaresizce diğer kurbanlarının arasında bekleyen bir hayat kadınıydı.
Ne kadar direnirse dirensin ne ırzına geçilmesine ne de ellerinden kurtulabilmeyi başarabilmişti. Kaçırıldığı ilk günlerde çeşitli işkencelere ve cinsel istismara mağruz kalmış nihayetinde diğerleri gibi yenik düşmüştü. Artık olanı biteni anlayamıyor kendini yitirmiş bir halde kasabasını, ailesini, öğretmenlerini ve arkadaşlarını düşünüp. ‘Ben bunları hak edecek ne yaptım. Sevdiklerimin yüzüne bir daha asla bakamam’ diyerek yenilgiyi kabul edip söylenilenleri yapmak istemezse başına gelecekleri tahmin edercesine kaderine razı gelmişti. Nasıl bir kaderdi onu bir anda allak bullak edivermişti.
Ağır travmalar
geçiren Rüveyda yaşadıklarının etkisi ile kadere de isyan eder olmuştu. Kim
olduğunu bu hallere nereden ve nasıl geldiğini düşünmek bile istemiyordu. Tek
istediği bu ızdıraptan kurtulmak için ölmesi gerektiğiydi. Fakat intihar
girişimlerinin her biri ona göre hüsran ile sonlanıyor bir türlü beceremiyordu.
Her denemesinde aklına gelen bir dua onu engelliyordu. Aylar sonra Rüveyda
artık tamamen mağlup düşmüş ve her şeyi kabullenmişti. Masum insanların kanına
giren bu hayat tüccarları elbet bir gün cezasını bulacaktı. Bir süre Rüveyda
onlar ne dediyse yaptı. Küçük bir kadındı artık. Kadınlığın daha ne olduğunu
bile anlayamayan.
Aradan
geçen yıllar ondan her şeyini alıp götürmüştü. Ne o keşfedilmemiş çiçekti artık
ne de ideallerinin peşinden koşan küçük kız. Adı bile Rüya olmuştu. Kim olduğunu,
nereden geldiğini hatırlamak bile istemiyordu. Onun durumunda olan kişilerin
ruh hali de böyleydi zaten. İstemese de zorla ruhunu şeytana satanlar
çevresinde olduğu sürece de bu durum değişmeyecek kurtuluşu olmayan bir döngü
gibi geliyordu ona.
Günaha bulanan ruhunun uçkuru bir kez daha çözülmüştü.
//Bekâreti bozulmamış renklerin arasına daldıkça, kirli renklere bulanıyordu tüm güzellikler. //
Başka başka alfabelerde soluyordu küf kokulu katrana bulanmış matemini. Dokunduğu her ten kora değen yaprak gibi kavuruyordu iliklerini. Bazen kurtulmak istese de bu günah çukurundan, illegal vakitlerde tutsak kalıyordu benliği. Çırpındıkça batıyordu saplandığı pisliğe. Kirli yüzlü şehirlerin arka sokaklarında hapsolmuş gibiydi adeta. Sarhoş gecelerde serseri adımlarla kaçmaya çalışıyordu kendinden. Unutmak istiyordu belki de kendini bile.
// G/öçlerin diyarında öç almaktı istediği. //
İki satırlık düş kokulu heveslere satmazdı ruhunu ama zalimler
sofrasında yem olmuştu çoktan. Oysa ne ümitler besliyordu yeni yeni yeşeren
filizlenen düşlerinde. Tarih öğretmeni olmaktı tek istediği ve o yedi tepeli
taşı toprağı altın şehre yerleşip yeni nesillere ışık tutacaktı. Böylemi
olmalıydı zamansız vakitlerin bedeli. Hayallerini süsleyen ideali, o test
kitabınını almaya giderken saman alevi gibi sönüvermişti.
Bir ümit kırıntısı bulabilseydi yalpalanan cümlelerinin içinde çatlaklarından sızıverecekti zavallı kalbinin. Alacakaranlığa hapsolan esir ruhu kurtuluverirdi belki de bu bataktan. Siftahsız hayalleri gerçek olurdu belki de.. Gözyaşlarının b/ulaştığı her yerde izi kalmıştı beddualarının. Biliyordu bir gün dilsiz bir cellâdın şehrin kirli ve arka sokaklarında canını alacağını. Bir rakının fon dibinde, bir akrebin zehirli kıskacında, yaşamak mıydı bu ikinci el defolu hayatı.
Tek dileği bir kez daha görmekti doğup büyüdüğü memleketini. Özlüyordu memleketinin kekik kokan dağlarını ve naftalin kokulu sandıklarda biriktirdiği hayallerini............... Ailesini.
Rüveyda tüm çabalarına rağmen kurtulmayı başaramadı bu bataktan. İçine düştüğü buhranlar ve gel gitler aklına mal olacak kadar keskindi. Bir bıçağın bilendikçe bilenen yüzü gibi bileniyordu ruhunun derinliklerinde.
Son kullanma tarihi geçmiş bozuk bir yiyecek gibi çürüyordu olduğu yerde.
Yıllarca mücadele etti fakat beceremedi. Günahkârların zulasında, her gün dönümünde yeniden yaşıyordu aynı acıları.
//Gizlenmiş bir özneydi zamanın kıskacında.//
İzbelerin eteğinde silkelese hayat Rüveyda’yı gıkı çıkmayacaktı . Cellâdına dua bile edecekti.
Dili olsaydı musallanın şükrederdi azraile.
Bu denli katıksız bir teselliydi ölüm onun için.
Şimdilerde o keşfedilmemiş çiçek Rüveyda akıl hastanesinin izbe odasından dışarıdaki çiçeklerin cıvıltılarını dinliyor.
(Nice Rüveyda’lar kurban edildi paranın kiri yüzüne. Rüveyda’lar solmasın.)
……………………………………………………………………:(
Yasemin ÜNLÜ
21.02.2012